Sır


İşte vaktiyle yazılmış, lakin bitirilmemiş bir hikaye… Aynen hayatım gibi, yarım.
Devam ederiz denipde edilmeyene bir örnek..

buyrun, sevmeniz umuduyla..

——————–

SIR

Elleri cebinde, yüzüne vuran soğuğa aldırmayarak, telaşsız adımlarla, sahil yolunda yürüyordu. Aklında pek çok düşünce dolanıyor, hiç birine uğramadan, içlerinden geçip giderek bu düşünce denizinde rotasız ve ahenksiz bir şekilde dolaşıyordu. Kalbindeki sızı hepsini bastırıyordu. Bir zamanlar bu ayak bastığı yerlerde, kolunda hayatta en sevdiği kadın, tatlı bir sohbet eşliğinde yürür ve zamanın akışı kendisi için değiştirilmişçesine o vakitlerde duyduğu tüm duygular bir daha hiç kaybolmamacasına hafızasına kazınırdı. İşte şimdi o duyguları biraz da olsa yoğun yaşayabilmek için, o duyguların ait oldukları mekâna gelmiş, etrafını, martı seslerini, paçalarını ıslatan ve ayaklarına dolan suyu dert etmeden yürüyordu.

Birden ayağına bir şey çarptı, eğildi baktı. Dalgaların arasında zor seçilen, henüz batmakta olan güneş ışığında ince pırıltılar yayan, eğreti bir şişeydi bu. İçinde ufak ve sararmış bir kâğıt parçası göze çarpıyordu. Kâğıt hafifçe dışarı çıkmış, değen dalgalardan nasibini almıştı. Rüzgâra uyarak sallantısı nedense çok ritmik geldi gence. Yavaşça yere eğildi ve kâğıdı aldı. Şişeye dokunmadı. Umursamaz bir şekilde, içinde ne yazdığına bile bakmadan cebine attı kâğıdı ve o an unuttu orada olduğunu.

İlerideki gece kulübünden hafif müzik sesleri geliyordu. Son zamanlarda moda olmuş ve büyük ihtimalle iki hafta sonra hatırlanmayacak bir parça çalıyordu. Yavaşça oraya doğru seğirtti. Aklında oraya girmek yoktu. Sadece evine giden yolda bir duraktı orası kendisi için. Eski çocukluk arkadaşı Metin, liseden sonra okumamış ve türlü iş değişikliklerinden sonra bu gece kulübünde çalışmaya başlamıştı. Hemen hemen her akşam bu gece kulübüne uğrar, Metin’le ayaküstü sohbet ederdi bir müddet. Ama iki gündür uğramamıştı. Bugün muhtemelen neden bu iki gün içinde uğramadığını soracaktı Metin. Oysa haberi almış olmasını isterdi, ama biliyordu ki, Metin dedin mi aklına dünyadan haberi olmayan, sızdığı yerde kalan, biraz ota bulaşmış bir adam gelmeliydi.

Gece kulübüne doğru yürürken hiç nedensiz, aklına sabah dolmuşta dinlediği arabesk müzik geldi. Birilerinin “Baba!” diye seslendiği, her parçasında aynı ritim ve melodi olan bu adamı hiç dinlememesine rağmen, işte şimdi söylemeye başlamıştı. İstemsizce mırıldanıyordu şarkıyı. Başı öne eğik yürüdü öylece. Gece kulübünün girişinde, hiç beklemediği bir anda, O karşısına çıktı. Tanıyamadı ilk önce, uzun yıllar geçmişti aradan. İşte, karşısında duran bu kadın, dünyada annesinden sonra belki de en çok sevdiği kadındı. Bir zamanlar… “Neden bu gece çıktı karşıma?” dedi kendi kendine. Kadın tanımasına rağmen selam vermeden çıktı dışarı.

O sinirle Metin’i filan boş verip hızlı adımlarla eve yöneldi. Yolda yaşlıca bir adama çarptı, özür dilemeden uzaklaştı. Ceketini parkın kenarına gelişigüzel çekilmiş tele taktı, Kaldırımda yürürken yerinden çıkmış bir bordür taşına takıldı. Hepsine içinden küfrederek vardı eve. Zile bastı. Bekledi. Kapı açılmadı. Tekrar tekrar çaldı, aklı başına gelene kadar. Kapıyı açacak kimsesi yoktu ki! Geç geldiği vakitlerde annesi hep kendisini beklerdi ama yoktu annesi iki gündür. Uzun uğraşlar sonucu anahtarlarını çıkarıp, hepsini denedikten sonra ancak açabildi kapıyı. Ayakkabılarını her zaman yaptığı gibi topuklarına basarak çıkardı, paltosunu karşıdaki koltuğa fırlatıp, salonun ortasındaki annesinin en çok sevdiği mavi koltuğa oturdu. Annesi bir bu koltuğa oturmayı, bir de sahilde dolaşmayı çok severdi. Onun için değil miydi, iki gündür sahilde dolaşması, sonra eve gelip bu koltuğa oturması ve bu koltukta uyuyakalması?

Ya ev çok sıcaktı, ya da kendisine bir şeyler oluyordu. Terlemeye başladı, teni bembeyaz oldu ve aklına nereden geldiği bilinmeyen türlü anılar dolmaya başladı. Babasız geçen hayatı, hayal kırıklıklarıyla dolu ilkokul anıları, annesinin gece gündüz çalışmaları, kazanılamayan üniversite sınavları, eski sevgililer vardı aklının odalarında. Düşünceler arasında sızdı kaldı. Koltuğun yumuşak, mutluluk ve huzur vadeden dokusuna teslim etti bedenini. Ruhunu da uzun zaman önce yalnızlığa teslim etmişti.

Yumruklanan kapı sesiyle uyandı. Başı çok ağırdı, Pencereye yaklaştı, perdeleri açtı. Saat öğle vaktini geçmiş olmalıydı. Dışarıdaki aydınlık gözlerini kamaştırsa da beyni işlemeye başlamıştı. Birileri hiç de dost olmayan bir tavırla kapısını yumrukluyordu ve belli ki içeri girdiklerinde kendisine iyi şeyler yapmayacaklardı. Kendini koruma içgüdüsüyle mutfağa koştu. Buzdolabının arkasında kalmış, belki unutulmuş, garip, kendi halinde bir pencere… Kaybettiği yaşamından bir kaçıştı onun için. Daha önce de kullanmıştı ama şimdiki durum farklıydı. Eve annesinden gizli girip çıkmalar için kullanırdı burayı. Yavaşça pencereye tırmanıp, sessizce aşağı bıraktı kendini. Bir kedi misali itinalı adımlarla gece yağan yağmurla ıslanmış zemini çiğnedi ve ürkek adımlarla yeni uyanan şehri kucaklamaya gitti.

Arazinin içinden koşuyor, mümkün olduğunca ses çıkarmadan ilerlemeye gayret ediyordu. Bir müddet daha hiçbir aksilikle karşılaşmadan koştu. Tam kurtulduğuna kanaat getirmişken, arkasından bağrışmalar duydu. Döndü, baktı. Peşinden geliyorlardı. Artık aldırış etmeden, sağına soluna bakmadan, sadece koşuyordu. Hızla bir pasaja girdi. Sol taraftaki elektrikçi dükkânı yeni açıyordu, diğerleri henüz gelmemişlerdi bile. Elektrikçiye çarptı, elindeki edevat yere saçıldı adamcağızın. Pasajın diğer kapısından çıktı. İleride dar bir sokağa saptı Sokağın sonuna iki yüz metre kadar vardı. Geceden asılmış çamaşırlar sarkıyordu aşağıya. Sokaktaki çöp varilinin yanından geçerken midesi bulandı. Açık logar kapağının üzerinden atlayıp sokağın sonuna doğru olanca gücüyle koşmaya devam etti. Arkasındaki sesler artıyordu. Heyecanlandı, kanındaki adrenalin yükselmiş, kalp atışları artmıştı ve işte soğuk soğuk terlemeye başlıyordu. Köşeyi döndü ve çarptı. Bir araba hemen önünde yola dik bir şekilde, adeta kendisini yakalamak üzere konulmuştu. Daha ne olduğunun farkına varamadan arabadan iki cüsseli herif çıkıp yaka paça bindirdiler kendisini arabaya. Arabaya bindirilirken hiç mukavemet etmedi. Hiç zorluk çıkarmadı. İki herif, kollarına girmiş ve tıpkı bir bebeği taşır gibi taşıyıp, usulca arabanın içine bırakmışlardı. Bayılmıştı.

Gözlerini açtı. Her yanı sızlıyordu, etrafını incelemeye çalıştı. Tavandaki loş ışık ne kadar yetersiz de olsa yardım ediyordu kendisine. Dört duvardan ve kendisinin bağlı olduğu sandalyeden başka hiçbir şey yoktu odada. Nedensiz gülümsedi. Üzerini kontrol etti. Herhangi bir yara veya darp fark etmedi. Muhtemelen uzun süredir bu pozisyonda duruyordu. Günün hangi diliminde olabileceğini kestirmeye çalıştı ancak başarılı olamadı. “Sonsuza kadar burada kalırsam ne olur?” diye düşündü. Öncelikle, kendisini arayacak veya soracak kimse yoktu. Sonra, kendisinin de dışarıda arayıp soracağı kimse yoktu. “Hiçbir şey değişmez” dedi kendi kendine. “Pekâlâ, burada da kalabilirim” diye düşündü, durumuyla alay edercesine. Bu sırada kapının üzerindeki gözetleme deliği açılıp kapandı hızlıca. “Tahta bir kapının üzerinde gözetleme deliği. Sonradan açmış olmalılar. Demek ki içeriye sık sık birilerini koyuyorlar ve demek ki kontrol ediyorlar.” Diye fikir yürüttü hemen. Sonra bir kilit sesi duyuldu. Kapı gıcırdayarak açıldı. Odaya dolan ışık, loş ışığa alışmış gözlerini kamaştırıyordu. Kapıdaki her kimse, uzunca bir müddet içeri girmedi. Sanki bu ışık selinin ortasında kendisine işkence etmek ister gibiydi. Neden sonra ağır adımlarla yanaştı. Arkasından birinin kapıyı kapattığını gördü, sonra kilitlediğini işitti. Bu kadar ışıktan sonra, şimdi de ışık gözlerine yetersiz geliyordu. Adama dair en ufak bir ayrıntı fark edemedi. Adam, yavaşça yaklaşıp, bağlı ellerini çözdü. Sandalyeden kalkmasına yardım etti. Ancak bacakları tutmuyordu. Geri oturdu sandalyeye. Adam hiç konuşmuyordu. Bu ölüm sessizliğini yırtmak istiyordu ancak adamdan korkuyordu. Önüne yemek kondu. Sonra adam geldiği kadar sessiz ve yabancı çıktı. Tekrar bir kilit sesi duyuldu.

Önüne konan, yemeğe benzer şey, içinde garip taneler olan çorba kıvamında bir şeydi. Yanında bir miktar kuru ekmek vermişlerdi. Yediklerinden memnun olmasa da karnı doymuştu. Herhalde bu yüzden tekrar sağlıklı bir şekilde düşünmeye başladı. Neden buradaydı? Akıbeti ne olacaktı? Kaçırılmış mıydı? Evdeki, annesinden kalma çiçekleri kim sulayacaktı? Okuldaki derslerinde imza atamıyordu, acaba derslerden kalır mıydı? Düşüncelerini tekrar duyulan kilit sesi böldü. Kapı açıldı, yine aynı ışık seli, yine aynı acılar gözlerinde. Bu sefer iki kişi gelmişlerdi. Yüzleri seçilmiyordu. Adamlar yavaş ve acelesiz adımlarla ilerlediler. Her adımla beraber gözleri ışığa daha da alışıyordu. “Geçmiş olsun.” Dedi önde duran, orta yaşlarda, sakalları bakımsız, hafif kilolu adam, “Bu durumda olmayabilirsin.”. “Nasıl?” diye sordu, başı öne eğik, ışığa daha fazla bakamaz ve takat yetiremez bir hâlde. Soruyu aslında kendine sormuştu, hatta konuştuğunun da farkında değildi. Adam, filmlerdeki kötü adamlara yakışan bir gülümsemeyle karşılık verdi önce. “Sence nasıl olabilir?”

Kendisiyle oyun oynuyorlardı. Sanki bu bitkin hâlinden zevk alıyormuşçasına gülerek ekledi: “Sen söyle!” Düşündü kendisine yıllar gibi gelen saniyeler içinde. Acaba ne işlerine yarardı? Bulamadı. “Sizin bir işinize yaramam ben” dedi. Arkadaki, belli ki korumalık ya da ona benzer bir şey yapan herif sert bir yumruk attı çenesine. Bayıldı.

Uyandığında artık o eski, karanlık odada değildi. Temiz çarşaflı bir yatakta yatıyor, karşısındaki pencereden yüzüne güneş ışıkları vuruyordu. Elleri bağlı değildi, ayakları da. Nedendir bilinmez kendini garip bir şekilde huzurlu hissediyordu. Kapıya yakın yere yerleştirilmiş masanın üzerinde titizce hazırlanmış servisleri ve yemekleri fark etti. Yatağın kenarına günlük gazeteler iliştirilmişti. Evinde gibi hissetti kendini. Tembelce gazetelere uzandı, en üsttekini aldı, okumaya başladı. “Hükümet dövizi serbest bırakıyor.”, “Galatasaray yine kazandı.”. Sıkıldı, bıraktı gazeteleri. Ayağa kalktı. Odada dolandı bir süre. Pencereden dışarıdaki sık orman görülüyordu. Şehir dışında bir yerlerde olduğunu tahmin etti. Günlerden hangisidir bilemedi. Ya da hangi şehrin dışında olduğunu? Epey bir müddet pencere kenarında durup, dışarıdaki resim misali hareketsiz manzarayı izledikten sonra kapıya doğru yöneldi. Başlarda yaklaşmaya pek cesaret edemedi, sonra kapının dibine girip kulaklarını yasladı usulca. Ses yok! Kulağını iyice dayadı kapıya, tam o anda kapı açıldı.

İçeriye, Osmanlı’nın son zamanlarından kalmış hissi veren bir adam girdi. Hali ve tavırları eski İstanbul beyefendilerini andırıyordu. Düzgün bir aksanla “İyi günler!” dedi. Sonra usulca dolanmaya başladı odada. “Sizinkiler yine kazanmış, maşallah bu sene tutulmayacaklar herhalde” dedi. Sesinde muhabbet vardı. Rahatladığını hissetti. Adam sağ eliyle –diğer elinde bir baston tutuyordu, yemek masasını göstererek “Buyurun, lütfen!” dedi. Oturdular. Konuşmadan yemeklerini yediler. Adam bir kez elleriyle tuzluğu işaret ederek istemişti, o kadar. Merak ediyordu, ancak karşısındaki İstanbul beyefendisinin acelesi yok gibiydi.

“Aranıyorsun” dedi adam. “Ve kesinlikle senin düşmanların değiliz. Seni arayanlarla tek ortak noktamız aynı şeyin peşinde oluşumuz. Ancak yöntemlerimiz ve düşünce yapımız kesinlikle farklı. Biz yalnızca seni korumaya çalışıyoruz ve bizimle işbirliği yaparsan daha çok yaşarsın.”

Ne yapmıştı bu adamlara? Neden birileri peşindeydi ve neden tanımadığı bu adamlar onu koruyorlardı? Üstelik bu adamın, ne kadar görünüşü yalan söylemeyeceğini teyit etse de, doğru söylediğini nereden bilecekti. Sorular kafasını bulandırıyordu, düşünemiyordu. İstenilen her şeyi itirazsız yapabileceğini hissetti o an. Galiba dünden beri –belki daha fazla geçmiştir, yaptıkları aslında isteklerini rahatça yaptırabilmek için bir tür eğitimdi. Psikolojisini bozmuş, düşünme yetilerini köreltmişlerdi. “Neden?” diye sordu cevabını önemsemeden.

Yaşamak ona yüklenmiş bir yük gibiydi. Ruhu artık bedenini taşıyamayacak kadar yorgundu. Aklına o tasasız, üzüntüsüz çocukluk anıları geldi birden. Babasının, evlerinin küçük bahçesinde kurduğu salıncak ve çevresinde oynadığı oyunlar geldi. Kendini o anlarda olduğu kadar mutlu hissetti ve yüzünde bir gülücük belirdi. O anda adam hiddetlendi. Tabi ki neden güldüğünü anlamamıştı. Belki de bu işi yeterince ciddiye almadığını düşünüyordu. Lakin gerçekten de ciddiye almıyordu, alamıyordu. Daha ne olduğuna dair hiçbir fikri yoktu ki!

“Bak genç adam! Sahilde yürürken bulduğun o not var ya, onu sen bulmamalıydın. İşte bu yüzden peşindeler ve üç gündür seni korumak için tüm örgüt seferber oldu ve artık istemesen de bu işin içindesin ve ölene kadar da kalacaksın. Rızanla olmazsa seni zorla tutarız.” Gayri ihtiyari elini cebine attı, elleri cebinde olduğunu sandığı notu aradı umutsuzca. Lakin o eski kâğıt parçasından hiçbir eser yoktu.

O notta neler vardı? Kim yazmıştı? Kime yazmıştı? Peşindekiler kimdi? Bunlar kimdi? Ne için örgütlenmişlerdi? Niye ya kalması ya ölmesi gerekiyordu? Hiç birine cevap bulamadı.

“Siz” dedi, “Siz o notu nereden biliyorsunuz? Ayrıca siz kimsiniz? Kimler peşimde?” duydukları karşısında şaşırmış, istem dışı ve ne dediğini bilmezcesine kendi ağzından çıkan bu sözleri dinlemekteydi. “Ve benden ne istiyorsunuz? Ben, benim gibi birisi sizin için ne yapabilir ki? Ben sadece kendi halinde bir fotoğrafçıyım!”

Bunları söyledi ve sustu. Cevap bekliyordu, gerçekten de ne yapabilirdi ki o? Hayatta tek bildiği şey fotoğraf çekmekti. Baba Yadigârı Leica marka makinesi ile doğa fotoğrafları çekip dergilere cüzi bir ücret karşılığı satmak onun tek bildiği şey olmuştu şimdiye kadar.

Karşısındaki adam ona tartan gözlerle baktı, ağır ağır konuştu: “Sırrı koruyabilirsin!”

“Sır nedir peki?”

Açıklama olmayacağını hissetti ama yanıldı. İstanbul beyefendisi tane tane konuşmaya başladı. “Sır, bu dünyayı döndüren güçtür. Soluduğun havaya, içtiğin suya sinmiştir. Sevgilinin gözlerine baktığında, ellerini tuttuğunda onu hissedersin. Küçük bir bebek ağlarken onu ister annesinden. Yağmur onun için yağar. Çiçekler ondan dolayı güzel kokar. İnsanlar birbirini sır için öldürür ve sır için yaşatır. Kimisi delirir sırra ermek isterken, kimisi vazgeçer meşakkatli yollar yüzünden. Senin ise ayağına geldi bu fırsat. Fırsat demek yanlış olur. Çünkü bu bir ateşten gömlektir. Herkes arzular ama taşıyana ızdıraptan başka bir şey vaat etmez. Şimdi eğer taşıyabilirim dersen sana açıklarız. Eğer cevabın olumsuz olacaksa, sana ancak şunu söyleyebilirim. Çok iyi bakılacaksın, ancak bundan sonra benden ve iki hizmetkârından başka kimseyi göremeyeceksin.”
“Taşıyabileceğimden emin değilim, ama öğrenmek istiyorum” diye cevapladı. Duydukları karşısında şaşkın ve ürkmüş vaziyette. Emin de değildi ama yapabileceği başka bir şey yoktu. İstanbul beyefendisi cebine uzandı, bir kâğıt çıkardı. Ufak ve sararmış bir kâğıt parçası çıkardı. Şişesi yoktu bu sefer. Yavaşça uzattı, korkakça aldı ve okumaya başladı.

——————–
Yazan:
M. Ömer Gölgeli & Abdullah F. Gönüllü

Linkler ve Detaylar

Beğendiyseniz yahut eleştirmek istiyorsanız, sizde yorum yapın, diğerlerinin yorumlarını okuyun, eklemek istediklerinizi ekleyin. Aktif olun biraz!


Diğer yazılar
« Yolcu
Confessions of a confused mind »

Yorumunuzu ekleyin

Bırakın ne düşündüğünüzü bizde bilelim. Azıcık vakit ayırın yeter.

Okuyanların Yorumları

İlk yorumu siz yapın!