Özlem


Geçenler`de gökyüzünü izlerken aklıma geldi geçmişe duyulan özlemler…

Ben geceleri yıldızları görmeyi özledim arkadaş!
Herbiri bir diğerinden parlak, geceyi aydınlatan yıldızları görmeyi özledim.
Samanyolunu izlemeyi, yıldızları saymayı özledim ben.
Sıcak bir yaz akşamı, çimlerin üzerine uzanıp, esen meltem eşliğinde gökyüzünü izlemeyi,
Gökyüzünde saymayı asla bitiremediğin o parlak noktaları, her zamanki gibi sabit, yerinde duran şimal yıldızını,
Etraftan gelen doğanın seslerini, o ortamın içinde uyumayı özledim ben.
Bilmiyorum, hiç denedinmi bunu. Denediysen ne kadar zevk aldın ama…
Ben özledim arkadaş. Resimlerde kaldı o yıldızlar ve birde gün be gün solan hatıralarımda.
Her gece bakıpda lanet ediyorum büyük şehir denen pislik yuvasına. Ne ararsan var,
Çevre kirliliği, Ses kirliliği, Işık kirliliği, Trafik, Cinayet, Hırsızlık, Tecavüz, Hortum ve dahası…
Evet, büyük şehir ya.. Ne ararsan var burada..

Aramadıkların dahi…

Ben geçmişi arıyorum, eski huzur dolu günleri, gülücükleri, acı-tatlı hatıraları arıyorum.. Onlar nerede?
Sonradan geliyor aklıma, çocukluğumda ne güzeldi günler.
Yağan yağmur altında tasasızca yürümek, iliklerine kadar ıslanmak. Başından akan jöle olmadan
Sonra birde memlekete gidişlerimiz.. Yok, hayır memleketi özlemedim. Tek özlediğim şey oraya gittiğimde fırından alıp sıcak sıcak yediğim pideler. Eve gidene kadar 1-2 tanesi bitmiş olurdu her seferinde, tabi bende azarı yerdim.

Neyse, sanırım ben sıcak bir yaz günü sıcakça esen meltemle beraber yağmurun altında uzanıp elimdeki sıcak pidemi yerken yıldızları izlemek istiyorum..

Hayal bu ya, belki bir gün gerçekleşir.
(:

( Bu yazıyı gırgır olsun diye bir arkafon müziği eşliğinde okumuşdum, insanlar birisinin şiiri sandılar. Ne garipdir, şiirle düz yazıyı ayır edemiyoruz. )

Yolcu


Esen fırtınaları getiriyorum beraberimde;
engin denizlerin dinginliği ile birlikde.

Çocukların yüreklerinden mutluluğu kapmışım geliyorum;
Yetimin, öksüzün yüreğindeki acı ile birlikde.

Bitmeyen savaşları getiriyorum beraberimde;
Yanında ise hiç bozulmayacak barışları.

Uçan kuşun çığlığını getiriyorum;
beraberinde solan çiçeklerle.

Bir damla nefret getiriyorum;
yanında ise bir avuç sevgi.

Umudu, hasreti, sevdayı, şen kahkahaları, güzel olan tüm duyguları getiriyorum.
Yanında yaşamın acımasızlığını, ayrılığın acısını, yoksulluğu, unutulmuşluğu…

Bekleyin,
gözümde bir damla yaş, dudağımda bir tebessüm.
Ben geliyorum…

{ 00:33, Haydarpaşa-Ankara Tren hattı,11 Kasım 2005 Cuma… Yorgunum, uykulu ve sıkıntı beni mahvediyor..
Arkadaşla konuşuyorum, elbette msnden, içimden geliyor, ağzımdan dökülüyor bu satırlar.. Bu şiir değil, yazıda değil. Hiç bir iddiam yok bu nedir diye. Sadece benden taşan duygular. }

Sır


İşte vaktiyle yazılmış, lakin bitirilmemiş bir hikaye… Aynen hayatım gibi, yarım.
Devam ederiz denipde edilmeyene bir örnek..

buyrun, sevmeniz umuduyla..

——————–

SIR

Elleri cebinde, yüzüne vuran soğuğa aldırmayarak, telaşsız adımlarla, sahil yolunda yürüyordu. Aklında pek çok düşünce dolanıyor, hiç birine uğramadan, içlerinden geçip giderek bu düşünce denizinde rotasız ve ahenksiz bir şekilde dolaşıyordu. Kalbindeki sızı hepsini bastırıyordu. Bir zamanlar bu ayak bastığı yerlerde, kolunda hayatta en sevdiği kadın, tatlı bir sohbet eşliğinde yürür ve zamanın akışı kendisi için değiştirilmişçesine o vakitlerde duyduğu tüm duygular bir daha hiç kaybolmamacasına hafızasına kazınırdı. İşte şimdi o duyguları biraz da olsa yoğun yaşayabilmek için, o duyguların ait oldukları mekâna gelmiş, etrafını, martı seslerini, paçalarını ıslatan ve ayaklarına dolan suyu dert etmeden yürüyordu.

Birden ayağına bir şey çarptı, eğildi baktı. Dalgaların arasında zor seçilen, henüz batmakta olan güneş ışığında ince pırıltılar yayan, eğreti bir şişeydi bu. İçinde ufak ve sararmış bir kâğıt parçası göze çarpıyordu. Kâğıt hafifçe dışarı çıkmış, değen dalgalardan nasibini almıştı. Rüzgâra uyarak sallantısı nedense çok ritmik geldi gence. Yavaşça yere eğildi ve kâğıdı aldı. Şişeye dokunmadı. Umursamaz bir şekilde, içinde ne yazdığına bile bakmadan cebine attı kâğıdı ve o an unuttu orada olduğunu.

İlerideki gece kulübünden hafif müzik sesleri geliyordu. Son zamanlarda moda olmuş ve büyük ihtimalle iki hafta sonra hatırlanmayacak bir parça çalıyordu. Yavaşça oraya doğru seğirtti. Aklında oraya girmek yoktu. Sadece evine giden yolda bir duraktı orası kendisi için. Eski çocukluk arkadaşı Metin, liseden sonra okumamış ve türlü iş değişikliklerinden sonra bu gece kulübünde çalışmaya başlamıştı. Hemen hemen her akşam bu gece kulübüne uğrar, Metin’le ayaküstü sohbet ederdi bir müddet. Ama iki gündür uğramamıştı. Bugün muhtemelen neden bu iki gün içinde uğramadığını soracaktı Metin. Oysa haberi almış olmasını isterdi, ama biliyordu ki, Metin dedin mi aklına dünyadan haberi olmayan, sızdığı yerde kalan, biraz ota bulaşmış bir adam gelmeliydi.

Gece kulübüne doğru yürürken hiç nedensiz, aklına sabah dolmuşta dinlediği arabesk müzik geldi. Birilerinin “Baba!” diye seslendiği, her parçasında aynı ritim ve melodi olan bu adamı hiç dinlememesine rağmen, işte şimdi söylemeye başlamıştı. İstemsizce mırıldanıyordu şarkıyı. Başı öne eğik yürüdü öylece. Gece kulübünün girişinde, hiç beklemediği bir anda, O karşısına çıktı. Tanıyamadı ilk önce, uzun yıllar geçmişti aradan. İşte, karşısında duran bu kadın, dünyada annesinden sonra belki de en çok sevdiği kadındı. Bir zamanlar… “Neden bu gece çıktı karşıma?” dedi kendi kendine. Kadın tanımasına rağmen selam vermeden çıktı dışarı.

O sinirle Metin’i filan boş verip hızlı adımlarla eve yöneldi. Yolda yaşlıca bir adama çarptı, özür dilemeden uzaklaştı. Ceketini parkın kenarına gelişigüzel çekilmiş tele taktı, Kaldırımda yürürken yerinden çıkmış bir bordür taşına takıldı. Hepsine içinden küfrederek vardı eve. Zile bastı. Bekledi. Kapı açılmadı. Tekrar tekrar çaldı, aklı başına gelene kadar. Kapıyı açacak kimsesi yoktu ki! Geç geldiği vakitlerde annesi hep kendisini beklerdi ama yoktu annesi iki gündür. Uzun uğraşlar sonucu anahtarlarını çıkarıp, hepsini denedikten sonra ancak açabildi kapıyı. Ayakkabılarını her zaman yaptığı gibi topuklarına basarak çıkardı, paltosunu karşıdaki koltuğa fırlatıp, salonun ortasındaki annesinin en çok sevdiği mavi koltuğa oturdu. Annesi bir bu koltuğa oturmayı, bir de sahilde dolaşmayı çok severdi. Onun için değil miydi, iki gündür sahilde dolaşması, sonra eve gelip bu koltuğa oturması ve bu koltukta uyuyakalması?

Ya ev çok sıcaktı, ya da kendisine bir şeyler oluyordu. Terlemeye başladı, teni bembeyaz oldu ve aklına nereden geldiği bilinmeyen türlü anılar dolmaya başladı. Babasız geçen hayatı, hayal kırıklıklarıyla dolu ilkokul anıları, annesinin gece gündüz çalışmaları, kazanılamayan üniversite sınavları, eski sevgililer vardı aklının odalarında. Düşünceler arasında sızdı kaldı. Koltuğun yumuşak, mutluluk ve huzur vadeden dokusuna teslim etti bedenini. Ruhunu da uzun zaman önce yalnızlığa teslim etmişti.

Yumruklanan kapı sesiyle uyandı. Başı çok ağırdı, Pencereye yaklaştı, perdeleri açtı. Saat öğle vaktini geçmiş olmalıydı. Dışarıdaki aydınlık gözlerini kamaştırsa da beyni işlemeye başlamıştı. Birileri hiç de dost olmayan bir tavırla kapısını yumrukluyordu ve belli ki içeri girdiklerinde kendisine iyi şeyler yapmayacaklardı. Kendini koruma içgüdüsüyle mutfağa koştu. Buzdolabının arkasında kalmış, belki unutulmuş, garip, kendi halinde bir pencere… Kaybettiği yaşamından bir kaçıştı onun için. Daha önce de kullanmıştı ama şimdiki durum farklıydı. Eve annesinden gizli girip çıkmalar için kullanırdı burayı. Yavaşça pencereye tırmanıp, sessizce aşağı bıraktı kendini. Bir kedi misali itinalı adımlarla gece yağan yağmurla ıslanmış zemini çiğnedi ve ürkek adımlarla yeni uyanan şehri kucaklamaya gitti.

Arazinin içinden koşuyor, mümkün olduğunca ses çıkarmadan ilerlemeye gayret ediyordu. Bir müddet daha hiçbir aksilikle karşılaşmadan koştu. Tam kurtulduğuna kanaat getirmişken, arkasından bağrışmalar duydu. Döndü, baktı. Peşinden geliyorlardı. Artık aldırış etmeden, sağına soluna bakmadan, sadece koşuyordu. Hızla bir pasaja girdi. Sol taraftaki elektrikçi dükkânı yeni açıyordu, diğerleri henüz gelmemişlerdi bile. Elektrikçiye çarptı, elindeki edevat yere saçıldı adamcağızın. Pasajın diğer kapısından çıktı. İleride dar bir sokağa saptı Sokağın sonuna iki yüz metre kadar vardı. Geceden asılmış çamaşırlar sarkıyordu aşağıya. Sokaktaki çöp varilinin yanından geçerken midesi bulandı. Açık logar kapağının üzerinden atlayıp sokağın sonuna doğru olanca gücüyle koşmaya devam etti. Arkasındaki sesler artıyordu. Heyecanlandı, kanındaki adrenalin yükselmiş, kalp atışları artmıştı ve işte soğuk soğuk terlemeye başlıyordu. Köşeyi döndü ve çarptı. Bir araba hemen önünde yola dik bir şekilde, adeta kendisini yakalamak üzere konulmuştu. Daha ne olduğunun farkına varamadan arabadan iki cüsseli herif çıkıp yaka paça bindirdiler kendisini arabaya. Arabaya bindirilirken hiç mukavemet etmedi. Hiç zorluk çıkarmadı. İki herif, kollarına girmiş ve tıpkı bir bebeği taşır gibi taşıyıp, usulca arabanın içine bırakmışlardı. Bayılmıştı.

Gözlerini açtı. Her yanı sızlıyordu, etrafını incelemeye çalıştı. Tavandaki loş ışık ne kadar yetersiz de olsa yardım ediyordu kendisine. Dört duvardan ve kendisinin bağlı olduğu sandalyeden başka hiçbir şey yoktu odada. Nedensiz gülümsedi. Üzerini kontrol etti. Herhangi bir yara veya darp fark etmedi. Muhtemelen uzun süredir bu pozisyonda duruyordu. Günün hangi diliminde olabileceğini kestirmeye çalıştı ancak başarılı olamadı. “Sonsuza kadar burada kalırsam ne olur?” diye düşündü. Öncelikle, kendisini arayacak veya soracak kimse yoktu. Sonra, kendisinin de dışarıda arayıp soracağı kimse yoktu. “Hiçbir şey değişmez” dedi kendi kendine. “Pekâlâ, burada da kalabilirim” diye düşündü, durumuyla alay edercesine. Bu sırada kapının üzerindeki gözetleme deliği açılıp kapandı hızlıca. “Tahta bir kapının üzerinde gözetleme deliği. Sonradan açmış olmalılar. Demek ki içeriye sık sık birilerini koyuyorlar ve demek ki kontrol ediyorlar.” Diye fikir yürüttü hemen. Sonra bir kilit sesi duyuldu. Kapı gıcırdayarak açıldı. Odaya dolan ışık, loş ışığa alışmış gözlerini kamaştırıyordu. Kapıdaki her kimse, uzunca bir müddet içeri girmedi. Sanki bu ışık selinin ortasında kendisine işkence etmek ister gibiydi. Neden sonra ağır adımlarla yanaştı. Arkasından birinin kapıyı kapattığını gördü, sonra kilitlediğini işitti. Bu kadar ışıktan sonra, şimdi de ışık gözlerine yetersiz geliyordu. Adama dair en ufak bir ayrıntı fark edemedi. Adam, yavaşça yaklaşıp, bağlı ellerini çözdü. Sandalyeden kalkmasına yardım etti. Ancak bacakları tutmuyordu. Geri oturdu sandalyeye. Adam hiç konuşmuyordu. Bu ölüm sessizliğini yırtmak istiyordu ancak adamdan korkuyordu. Önüne yemek kondu. Sonra adam geldiği kadar sessiz ve yabancı çıktı. Tekrar bir kilit sesi duyuldu.

Önüne konan, yemeğe benzer şey, içinde garip taneler olan çorba kıvamında bir şeydi. Yanında bir miktar kuru ekmek vermişlerdi. Yediklerinden memnun olmasa da karnı doymuştu. Herhalde bu yüzden tekrar sağlıklı bir şekilde düşünmeye başladı. Neden buradaydı? Akıbeti ne olacaktı? Kaçırılmış mıydı? Evdeki, annesinden kalma çiçekleri kim sulayacaktı? Okuldaki derslerinde imza atamıyordu, acaba derslerden kalır mıydı? Düşüncelerini tekrar duyulan kilit sesi böldü. Kapı açıldı, yine aynı ışık seli, yine aynı acılar gözlerinde. Bu sefer iki kişi gelmişlerdi. Yüzleri seçilmiyordu. Adamlar yavaş ve acelesiz adımlarla ilerlediler. Her adımla beraber gözleri ışığa daha da alışıyordu. “Geçmiş olsun.” Dedi önde duran, orta yaşlarda, sakalları bakımsız, hafif kilolu adam, “Bu durumda olmayabilirsin.”. “Nasıl?” diye sordu, başı öne eğik, ışığa daha fazla bakamaz ve takat yetiremez bir hâlde. Soruyu aslında kendine sormuştu, hatta konuştuğunun da farkında değildi. Adam, filmlerdeki kötü adamlara yakışan bir gülümsemeyle karşılık verdi önce. “Sence nasıl olabilir?”

Kendisiyle oyun oynuyorlardı. Sanki bu bitkin hâlinden zevk alıyormuşçasına gülerek ekledi: “Sen söyle!” Düşündü kendisine yıllar gibi gelen saniyeler içinde. Acaba ne işlerine yarardı? Bulamadı. “Sizin bir işinize yaramam ben” dedi. Arkadaki, belli ki korumalık ya da ona benzer bir şey yapan herif sert bir yumruk attı çenesine. Bayıldı.

Uyandığında artık o eski, karanlık odada değildi. Temiz çarşaflı bir yatakta yatıyor, karşısındaki pencereden yüzüne güneş ışıkları vuruyordu. Elleri bağlı değildi, ayakları da. Nedendir bilinmez kendini garip bir şekilde huzurlu hissediyordu. Kapıya yakın yere yerleştirilmiş masanın üzerinde titizce hazırlanmış servisleri ve yemekleri fark etti. Yatağın kenarına günlük gazeteler iliştirilmişti. Evinde gibi hissetti kendini. Tembelce gazetelere uzandı, en üsttekini aldı, okumaya başladı. “Hükümet dövizi serbest bırakıyor.”, “Galatasaray yine kazandı.”. Sıkıldı, bıraktı gazeteleri. Ayağa kalktı. Odada dolandı bir süre. Pencereden dışarıdaki sık orman görülüyordu. Şehir dışında bir yerlerde olduğunu tahmin etti. Günlerden hangisidir bilemedi. Ya da hangi şehrin dışında olduğunu? Epey bir müddet pencere kenarında durup, dışarıdaki resim misali hareketsiz manzarayı izledikten sonra kapıya doğru yöneldi. Başlarda yaklaşmaya pek cesaret edemedi, sonra kapının dibine girip kulaklarını yasladı usulca. Ses yok! Kulağını iyice dayadı kapıya, tam o anda kapı açıldı.

İçeriye, Osmanlı’nın son zamanlarından kalmış hissi veren bir adam girdi. Hali ve tavırları eski İstanbul beyefendilerini andırıyordu. Düzgün bir aksanla “İyi günler!” dedi. Sonra usulca dolanmaya başladı odada. “Sizinkiler yine kazanmış, maşallah bu sene tutulmayacaklar herhalde” dedi. Sesinde muhabbet vardı. Rahatladığını hissetti. Adam sağ eliyle –diğer elinde bir baston tutuyordu, yemek masasını göstererek “Buyurun, lütfen!” dedi. Oturdular. Konuşmadan yemeklerini yediler. Adam bir kez elleriyle tuzluğu işaret ederek istemişti, o kadar. Merak ediyordu, ancak karşısındaki İstanbul beyefendisinin acelesi yok gibiydi.

“Aranıyorsun” dedi adam. “Ve kesinlikle senin düşmanların değiliz. Seni arayanlarla tek ortak noktamız aynı şeyin peşinde oluşumuz. Ancak yöntemlerimiz ve düşünce yapımız kesinlikle farklı. Biz yalnızca seni korumaya çalışıyoruz ve bizimle işbirliği yaparsan daha çok yaşarsın.”

Ne yapmıştı bu adamlara? Neden birileri peşindeydi ve neden tanımadığı bu adamlar onu koruyorlardı? Üstelik bu adamın, ne kadar görünüşü yalan söylemeyeceğini teyit etse de, doğru söylediğini nereden bilecekti. Sorular kafasını bulandırıyordu, düşünemiyordu. İstenilen her şeyi itirazsız yapabileceğini hissetti o an. Galiba dünden beri –belki daha fazla geçmiştir, yaptıkları aslında isteklerini rahatça yaptırabilmek için bir tür eğitimdi. Psikolojisini bozmuş, düşünme yetilerini köreltmişlerdi. “Neden?” diye sordu cevabını önemsemeden.

Yaşamak ona yüklenmiş bir yük gibiydi. Ruhu artık bedenini taşıyamayacak kadar yorgundu. Aklına o tasasız, üzüntüsüz çocukluk anıları geldi birden. Babasının, evlerinin küçük bahçesinde kurduğu salıncak ve çevresinde oynadığı oyunlar geldi. Kendini o anlarda olduğu kadar mutlu hissetti ve yüzünde bir gülücük belirdi. O anda adam hiddetlendi. Tabi ki neden güldüğünü anlamamıştı. Belki de bu işi yeterince ciddiye almadığını düşünüyordu. Lakin gerçekten de ciddiye almıyordu, alamıyordu. Daha ne olduğuna dair hiçbir fikri yoktu ki!

“Bak genç adam! Sahilde yürürken bulduğun o not var ya, onu sen bulmamalıydın. İşte bu yüzden peşindeler ve üç gündür seni korumak için tüm örgüt seferber oldu ve artık istemesen de bu işin içindesin ve ölene kadar da kalacaksın. Rızanla olmazsa seni zorla tutarız.” Gayri ihtiyari elini cebine attı, elleri cebinde olduğunu sandığı notu aradı umutsuzca. Lakin o eski kâğıt parçasından hiçbir eser yoktu.

O notta neler vardı? Kim yazmıştı? Kime yazmıştı? Peşindekiler kimdi? Bunlar kimdi? Ne için örgütlenmişlerdi? Niye ya kalması ya ölmesi gerekiyordu? Hiç birine cevap bulamadı.

“Siz” dedi, “Siz o notu nereden biliyorsunuz? Ayrıca siz kimsiniz? Kimler peşimde?” duydukları karşısında şaşırmış, istem dışı ve ne dediğini bilmezcesine kendi ağzından çıkan bu sözleri dinlemekteydi. “Ve benden ne istiyorsunuz? Ben, benim gibi birisi sizin için ne yapabilir ki? Ben sadece kendi halinde bir fotoğrafçıyım!”

Bunları söyledi ve sustu. Cevap bekliyordu, gerçekten de ne yapabilirdi ki o? Hayatta tek bildiği şey fotoğraf çekmekti. Baba Yadigârı Leica marka makinesi ile doğa fotoğrafları çekip dergilere cüzi bir ücret karşılığı satmak onun tek bildiği şey olmuştu şimdiye kadar.

Karşısındaki adam ona tartan gözlerle baktı, ağır ağır konuştu: “Sırrı koruyabilirsin!”

“Sır nedir peki?”

Açıklama olmayacağını hissetti ama yanıldı. İstanbul beyefendisi tane tane konuşmaya başladı. “Sır, bu dünyayı döndüren güçtür. Soluduğun havaya, içtiğin suya sinmiştir. Sevgilinin gözlerine baktığında, ellerini tuttuğunda onu hissedersin. Küçük bir bebek ağlarken onu ister annesinden. Yağmur onun için yağar. Çiçekler ondan dolayı güzel kokar. İnsanlar birbirini sır için öldürür ve sır için yaşatır. Kimisi delirir sırra ermek isterken, kimisi vazgeçer meşakkatli yollar yüzünden. Senin ise ayağına geldi bu fırsat. Fırsat demek yanlış olur. Çünkü bu bir ateşten gömlektir. Herkes arzular ama taşıyana ızdıraptan başka bir şey vaat etmez. Şimdi eğer taşıyabilirim dersen sana açıklarız. Eğer cevabın olumsuz olacaksa, sana ancak şunu söyleyebilirim. Çok iyi bakılacaksın, ancak bundan sonra benden ve iki hizmetkârından başka kimseyi göremeyeceksin.”
“Taşıyabileceğimden emin değilim, ama öğrenmek istiyorum” diye cevapladı. Duydukları karşısında şaşkın ve ürkmüş vaziyette. Emin de değildi ama yapabileceği başka bir şey yoktu. İstanbul beyefendisi cebine uzandı, bir kâğıt çıkardı. Ufak ve sararmış bir kâğıt parçası çıkardı. Şişesi yoktu bu sefer. Yavaşça uzattı, korkakça aldı ve okumaya başladı.

——————–
Yazan:
M. Ömer Gölgeli & Abdullah F. Gönüllü

Confessions of a confused mind


Confessions of a confused mind

“Only after the last tree has been cut down. Only after the last river has been poisoned. Only after the last fish has been caught. Only then will you realise that money cannot be eaten”

Cree Indian Prophecy ( Mosa 1903 - Sitting Bull’s War Party )

————

It’s really sad.. The USA; which claims himself as the protector of freedom has massacred a whole nation, has killed, made slaves and else to the Native American’s which we know as Indians…

“When we realise, we can make a buck cleaning up the enviroment, it will be done!”

-Dennis Weaver

I wanna do something, but.. what can i do alone, by myself? Protesting like many idiots outside which will never ever give a result? nope.. Taking a gun, or kidnapping a plane to show US that he’s not a god-like being on this planet? naa, that’s not a solution also.. I think we must educate the new generations to prevent such actions, such bastardness, such…..

I’m confused.. why does it always have to end like this? Why does the poor side always have to loose?

Nowadays US has taking care of the Terrorism of the middle east. He has a hand at everything, at everywhere.. Well, do not forget “Big Brother is watching you!”

US is killing innocent under the title of “Freedom”, US is shaping the continents to whatever they want. Some people are saying that US is doing that cuz of the Petrol, some people says that that’s not true. Who’s right then? let’s ask it to the dead people.. Did they want Terrorism or the “Freedom”? yes now they’re free.. free.. to much free…..

US has forgotten that when you climb to somewhere, you get down somehow… maybe step by step, maybe rolling downstairs… When they realise that, it may be too late for that..

“Wanton killing of innocent civilians is Terrorism, not a war againist Terrorism.”
-Naom Chomsky

[ Visit this page.. ]

“The most certain test by which we judge whether a country is really free is the amount of security enjoyed by minorities.”
–Historian Lord John Emerich Edward Dalberg-Acton

And the recently happenings at London, UK.. As much as i heard Al-Qaida has taken over the responsibility for the bombing.. How can you kill innocent people and say that “I’m doing this for my religion!” BULLSHIT.. Al-Qaida has no difference than the US.. only the appearance differs..

“Supposedly, that’s what we’re fighting in Iraq, a religious extreme government that is not letting people live freely. And that’s exactly what George Bush seems to want to do here in the United States.”
– Rosie O’Donnell, Referring to the push for a gay marriage amendment.
I know i’ve wrote about many different topics.. But in the origin they are all the same. Who cares.. Who cared till today.. These are my tought.. nothing, no idea has been stolen from any where but the Quotes.

I will try to continue writing as much as i feel in mood :) Please add comments if you have any..

Stay with peace.. Of course, if you can… Who knows, maybe US may want to free your country someday..

M. Ömer Gölgeli

“What we are doing to the forests of the world is but a mirror reflection of what we are doing to ourselves and to one another.”

–Gandhi

[ Turkish Note: Evet, ingilizce yazdım, hayır türkçesi olmayacak, evet açıklama yapmıyorum. Hayır küfredemezsin. ]

Adalar


Gün olur yerinde kalırsın, gün olur gezersin..

Günü geldi gezelim dedik, hazır Ankaradan eski bir arkadaşda misafir gelmiş. Tam zamanıdır dedik bastık gittik adalara, daha doğrusu Büyükada’ya.

Uzuuuuuuuun bir yolculuk’dan sonra indik adaya, en son gelişimden aklımda kaldığı kadarı ile adalarda bisiklet i hemen almazsan daha sonra alması zor oluyor diye kostuk hemen Rent a Bikecılara. Biraz pazarlık yaptıktan sonra 7 kişi 1er bisiklet aldık, başladık gezmeye..

Büyük Tur yapalım dedik. Malum bende hiç yapmamışım, en son gidişimde Kaan ve Melis‘le beraber gitmişdim. o ilk yokuşu son sürat çıkma gafletinde bulunmuş ve tüm günün içine edecek şekilde kesilmiştim.. Eh mecburen Küçük tur yapmıştık. Bu sefer tedbirliydim. Yavaş yavaş ve etrafımdakileride “gaz yapma lan” tarzında uyararak gidiyordum. Sürdük, sürdük, sürdük.. Geldik o “Aya Yorgo” nun yokuşuna.. Yokuşdan önce karnımızı doyurduk bir güzel, ne olur ne olmaz diye bol tuzlu bir ayran içtim efenim hatta tuz bile yedim, işi riske bırakamazdım değilmi? Neyse hadi çıkalım dedil, dedik ama… Mübarek yokuş değil sanki düz duvar!!! Ne yapalım bu yola bir kere adım atmışız, geri dönüşü düşünemeyiz bile. Başladık sürmeye… 10 metre sonra vazgeçtik aldık bisikletleri yanımıza yürümeye başladık, tepeye dek.. kimse bilmiyor ne kadar yüksekte, tepede ne var, gitmeye değermi? ama gidiyoruz işte. Neyse efendim, ben diyeyim 30dk siz deyin 1 saat yürüye yürüye çıktık.

Tepede bir güzel çayımızı, kahvemizi içtik. (lakin size tavsiye etmeyeceğim kahvesi berbat)

Büyükadada...
Resim çektik birkaç tane, hepsi bende değil sqadece 2-3 tanesini alabildim. Malum PocketPC de yer kalmamışdı 2-3 tane atabildim içine MMC den. Neyse, tepedeki faslı bitirip kiliseyide gezdikten sonra ( ne kiliseymiş be.. mutfak kadar bir yerin içine mum ve tablo doldur al sana aya yorgo…) dönüş yolculuğumuz başladı. İnmek ne zevkli şey öyle yahu.. Hayır bir saatte çıktığın yeri 5 dakikada iniyorsun, için yanıyor ama olsun. çok zevkli..

Ben birde “küçük tur” ayrımındaki o asfalt yolda bir güzel düşmezmiyim..
Arkadan gelenler kaybolmasın, yanlış yöne sapmasın diye arkaya göz atarken direksiyon yamulur… Bisiklet altımda yere düşer, ben ise AYAKTAYIM! Bayağı efor sarfettim ama bisiklet yerde sürüklenip giderken ben 1-2 adım ile ayakta kalmayı başardım. yok ellerim felan hiç bir yerim değmedi. Artistik ötesi düşüş oldu yane :)

Neyse geldik, vapur dönüş felan derken.. gün bitti…

Güzel bir gündü aslında, senide aramızda görmek isterdik ama.. kısmet değilmiş :)
bu arada o kadar bisikleti tavsiye etmem kimseye. 2 gün geçti hala yolda yürürken bacaklarım aşırı sızlıyor. Acep bunda 2 gece uyumamanın etkisi varmı bilmem.. ama neyse.

Başka bir gün görüşmek üzere hoşçakal Türkiye…

7 sayfanın 6 . sayfası« İlk...«67»

Bilmem farkındamısınız ama, Çöplüğümdesiniz!

Adı üstünde, "çöplük". İşe yaramayan her şey burada, ama bir farkla. Burası benim çöplüğüm, istediğim gibi kirletirim... Lütfen nadide varlığınızla çöplüğümü temiz göstermeyin. Haydi gidin, ben burada biraz daha saçmalayacağım. Belki bir şeyler yazacağım, belki hoşuma giden bir şeyi paylaşacağım. Ne istersem Çöplüğüme onu atacağım. Ama türkçe, ama İngilizce... Ama güzel, ama çirkin...
(:

Son Yorumlar:

  • turgay: merhaba , bir konudan bahsedicem sadece Kuran-ı Kerim de yazan haram lar konusunu iyi okuyunki Allah ın...
  • cenk: yazıda dendiğine göre kaynatıldığında etkisi gidiyomuş zehirlerin. yaniiiii yiyin gariii :D
  • sevgi: slm bu site bana çok yardımcı oldu saolun biraz eksikler var ama yinede ödevimi tamamladım çok saolun
  • sinan: slm yeterince turkce kelime aciklamasi yok yenede tesekrler
  • murat: gerçekten eline emeğine sağlık bende portable yapıyorum ve sürekli kullanıyorum aslında ben photoshop...

Rastgele

  • The Hunger Site
  • Ecology Fund
  • ehcrea.günlük
  • Bloglar Alemi
  • meebo.com
  • StumbleUpon
  • Animal Rescue
  • DHKD
  • Travian
  • The Child Health